Yıllardır küresel politikanın temelinde yatan varsayım basitti: Amerika Birleşik Devletleri’nin gücü, ne kadar kusurlu olursa olsun, sistemi destekliyordu. Müttefikler, ABD’nin tek taraflı eylemlerinden dolayı zaman zaman hayal kırıklığı yaşasa da, açık bir liderlik olmadan bir dünya daha riskli görünüyordu. Ancak bu varsayım şu anda gerçek zamanlı olarak test ediliyor ve kanıtlar, Donald Trump’ın ikinci döneminin bu varsayımı sürdürmeyebileceğini gösteriyor.

Bu değişimi gösteren üç gelişme var: yeni ABD tarifeleri, Çin’in küresel algıda ABD’yi geride bırakmaya başladığını gösteren bir Pew Research Center anketi ve Amerikan baskısı ile Çin ekonomik gücü arasında sıkışmış bir Avrupa Birliği. Bu gelişmeler, rutin diplomatik anlaşmazlıklardan daha fazlasını işaret ediyor; bunlar, tersine çevrilmesi zor olabilecek temel bir küresel yeniden hizalanmayı gösteriyor.

Yeni Tarife Şoku: Tanıdık Bir Model

24 Temmuz’da Trump yönetimi, yaklaşık %99’u ABD ithalatını kapsayan 60 ticaret ortağından gelen ürünlere %10 ila %12,5 oranında tarife uyguladı. Yönetim, bu hamleyi, zorla çalıştırma yoluyla üretilen malların ithalatını yeterince engellemediği için suçlanan ülkeler hakkında bir “uygulama eylemi” olarak savundu ve 1974 tarihli Ticaret Yasası’nın 301. maddesi kapsamında yetki kullandı.

Yeni tarifeler, Şubat ayında Yüksek Mahkeme’nin Trump’ın ulusal güvenlik gerekçesiyle tek taraflı olarak uyguladığı tarifeleri yürürlüğe koyma yetkisinin olmadığını belirlemesinin ardından uygulamaya konulan geçici %10’luk küresel tarifenin yerini aldı. Ancak yasal gerekçe daha az önemli, temsil ettiği model ise daha önemli. Bu, Trump’ın ikinci döneminde yer alan ikinci büyük tarife rejimidir ve bu, en yüksek mahkeme tarafından yürürlükten kaldırılmasının ardından kısa bir süre içinde gerçekleşmiştir.

Kanada’dan Hindistan’a ve Avrupa Birliği’ne kadar ticaret ortakları için bu durum, ABD’yi güvenilir bir ekonomik ortak olarak görme konusunda şüphe uyandırıyor. Eski bir yasal teorinin başarısız olduğu her seferinde yeni bir yasal teoriyle kapsamlı ticaret engelleri yeniden uygulayan bir hükümetin taahhütlerine güvenmek zordur.

Pew Anketi: Küresel Güvenin Tersine Döndüğü

Bu öngörülemezlik, küresel kamuoyu algısında doğrudan yansımaya başlıyor. 15 Temmuz 2026’da yayınlanan ve Şubat-Mayıs 2026 tarihleri arasında 36 ülkede 42.000’den fazla yetişkine yönelik anketlere dayanan Pew Research Center raporuna göre, çoğu ülkede insanların Çin’i ABD’den daha olumlu görüyor. Aynı rapora göre, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’e olan güven de küresel düzeyde Trump’ınkinden daha yüksek.

Bu durumun dikkat çekici yanı kapsamı. Bu durum sadece Güney ülkelerine veya Washington’a karşı uzun süredir grievancesi olan ülkelere özgü değil. Pew’in verileri, en yakın ABD komşuları olan Kanadalıların ve Meksikalıların bile Çin’i daha olumlu gördüğünü gösteriyor. Almanya, Yunanistan, İtalya, Hollanda, İspanya, İsveç ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde ise Xi, Trump’tan iki kat daha yüksek bir oranda tercih ediliyor.

Bu durum, bu yılın başlarında ABD’nin ikinci döneminin başlamasıyla birlikte iyileşen ABD algısı nedeniyle gerçekleşen bir tersine dönüş. Bir yıl önce, çoğu ülke hala ABD’yi tercih ediyordu; ancak bu artık geçerli değil.

Council on Foreign Relations Kıdemli uzmanı Yanzhong Zhong’un belirttiği gibi: “Çin, neredeyse iki asırdır ilk kez küresel algıda ABD’yi geride bırakıyor, ancak gerçek hikaye Çin’in yumuşak gücündeki bir artış değil, Amerikanın zayıflaması. Çin’in ortalama beğenisi son on yılda pek değişmedi; bu değişim, esas olarak ABD’nin olumsuz algısının artmasıyla gerçekleşti.”

Maria Repnikova’nın gözlemlediği gibi: “Çin, Amerika’nın yumuşak gücünün azalmasından pasif bir şekilde faydalanıyor ve artık birçok kişi için daha erişilebilir ve güvenilir bir ortak olarak görülüyor. Ancak Pekin henüz bu göreli avantaja kesin bir sevgi transferine veya tutarlı bir alternatif modele dönüştürmedi.”

Pew raporu ayrıca, Latin Amerika, Afrika, Orta Doğu ve Asya’daki orta gelirli ülkelerdeki insanların, ABD’ye kıyasla Çin’i daha güvenilir bir ortak olarak görme eğiliminde olduğunu ve bunun da dış müdahale olasılığına daha az eğilimli olduğuna inanma eğiliminde olduğunu gösterdi. Bu durum, Soğuk Savaş sonrası dönemde iki gücün oynadığı rollerin doğrudan bir tersine dönüşüdür.

Güney Kore: Bir Müttefik Dengeliyor

Trump 2.0: Küresel Düzenin Dönüşümü
Figure 1: Pew Research Center, 2026

Bu değişimin resmi ABD müttefikleri arasında en açık örneği, beklendiğinin aksine, Güney Kore’de yaşanıyor. Trump, 16 Ağustos’ta Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung ile konuştuğunu ve kendisine “biraz yardım” isteyip istemediğini söylediğini belirtti. Başkan Lee’nin reddetmesi üzerine, Trump Savunma Bakanlığı’na “Ulchi Freedom Shield” olarak bilinen tatbikatları “önemli ölçüde azaltmasını” talep etti. Bu tatbikatlar 17 Ağustos’ta başladı ve 27 Ağustos’e kadar devam etmesi bekleniyor.

Lee’nin “pragmatik diplomasi” ve daha fazla stratejik özerklik izleyen ilerici hükümeti, ulusal çıkarı Washington ile katı bir hizalamanın önüne koyarak hareket ediyor. Bu değişim o kadar belirgin ki, Güney Kore’nin muhafazakar muhalefeti bile Lee yönetiminin ittifaktan uzaklaştığını savunuyor ve Amerikan muhafazakar yorumcular da benzer argümanları Wall Street Journal’da yayınlanan bir makalede dile getiriyor.

Güney Kore iç politikasının özel durumları, daha geniş bir sinyali temsil ediyor. ABD birliklerinin hala bulunduğu bir ülkenin bile dış politikasını Washington ile ne kadar sıkı bağlaması gerektiği konusunda yeniden değerlendirme yaptığı görülüyor. Bu yeniden değerlendirme, ideolojik olarak süper güçlerden herhangi biriyle uyumlu olmak yerine, pragmatik ve ulusal çıkara odaklanan bir hükümet tarafından yapılıyor.

Ancak Güney Kore tek başına değil. Bu gerilimin en yoğun yaşandığı yer Avrupa. Avrupa, aynı anda iki yönden baskı altında: Çin’in endüstriyel kapasitesi ve ABD’nin tarifeleri.

Avrupalı politikacılar, özellikle elektrikli araçlarda Çin’in endüstriyel aşırı üretiminden giderek daha fazla endişe duyuyorlar. Bu durum, Brüksel ve Berlin’de Çin tedarik zincilerine bağımlılığı azaltma ihtiyacı konusunda sert söylemlere yol açtı. Ancak James Curran’ın East Asia Forum’da detaylandırdığı gibi, bu söylemler tutarlı politikalara dönüşmedi. Avrupa Birliği, kendisine zarar vermeden Çin’e olan bağımlılığını azaltmak istiyor ve bunu yapma konusunda iç anlaşmaya sahip değil.

Bu paraliziye ek olarak, Trump’ın tarifeleri de Avrupa’ya uygulanıyor. Bu durum, Avrupalı yetkililerin aynı anda hem Çin’e endüstriyel kapasite sorununu çözmeye çalışırken hem de yeni Amerikan ticaret engellerini absorbe etmeye çalıştığı bir durumu yaratıyor.

Sonuç olarak, şu an için bir çıkmazda kalınmış durumda. Ancak bu baskı ortadan kalkmıyor ve Avrupa’nın nihai cevabı, Washington ile koordinasyon yapmak yerine çok farklı bir şey olabilir.

Kanada Başbakanı Carney: Verilerin Söylediği

Bu yılın başlarında Kanada Başbakanı Mark Carney, verilerin söylediğine ışık tuttu. Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşmada, Trump’ın kendi görünümüyle aynı gün yapılan bir konuşma, dünyadaki “geçişten ziyade bir kopuş” olduğunu belirtti.

Bu gelişmelerin hiçbiri tek başına belirleyici değil. Ancak birlikte, güven ve kredibilitenin kolayca kaybedilebileceği bir sistemi gösteriyor. Bir nesil boyunca inşa edilen kamuoyu algısı, birkaç yıl içinde erozyona uğrayabilir. Beyaz Saray’dan yapılan konuşmaların önemi azalıyor; müttefikler ise sessizce riskleri azaltmaya çalışıyor. Ticaret ortakları, Amerikan taahhütlerini bağlayıcı değil, işlemsel görüyor. ABD politikası değişse bile, diğer ülkelerin yeniden değerlendirdiği ilişkiler kolayca eski haline dönmeyebilir.

Bu durum, sadece ABD dış politikasındaki geçici bir sorun değil, aynı zamanda dünyanın kendisini nasıl konumlandırdığına dair yapısal bir değişim.

Georgia Pollard, CJPA Global Advisors’da araştırma analistidir. Earl A. Carr Jr., CJPA Global Advisors’un kurucusu ve CEO’sudur ve New York Üniversitesi’nde kıdemli profesördür.

Google Haberler & Keşfet
Google’da Takip Edin
Son dakika haberlerini ve analizleri Keşfet akışınızda anında görün

Takip Et