Doğu Pasifik‘te son yıllarda sıkça dile getirilen “Barış Okyanusu” (Ocean of Peace) söylemi, bölgenin küresel güç rekabetinden kaçınıp kendi huzurunu kurabileceği vaadini taşıyor. Ancak bu kavramın bir güvenlik çerçevesine dönüşüp dönüştürmediği şüpheli; çünkü söz konusu “rekabet”in aslında iki büyük gücün eşit mücadelesi değil, tek bir ülkenin bölgedeki demokratik, ekonomik ve sosyal kurumlara yönelik sistematik baskısı olduğu iddia ediliyor. Bu görüşü, emekli ABD Deniz Piyadesi subayı ve eski diplomat Grant Newsham, kendi deneyimlerine dayanarak ele alıyor.
Newsham’a göre “Barış Okyanusu” ifadesini 2023’te Fiji Başbakanı Sitiveni Rabuka ortaya atmış; bu fikir daha sonra bölge liderleri tarafından 2025’te Solomon Adaları’nda düzenlenen yıllık Pasifik Adaları Forumu (PIF) toplantısında benimsenmiş. Yazar, ancak bir sloganın otobürünceye uygun olduğunu, bunun yerelde ya da küresel ölçekte kabul gören bir güvenlik düzenine nasıl dönüştüğünün ise belirsiz olduğunu vurguluyor.
“Rekabet” mi, “Saldırı” mı?
Newsham, Çin‘in Pasifik’te yaptığı şeyi klasik anlamda “büyük güç rekabeti” olarak nitelendirmekten kaçınıyor. Çin ve ABD’nin bölgeye askeri konuşmalar, altyapı projeleri, denetim düzenlemeleri ve erişim anlaşmaları aracılığıyla rekabet yürüttüğü bu çerçevede, gerilimin pasif olarak bölünmemiş Pasifik devletleri arasında baskı ya da istikrarsızlığa yansıması bekleniyor. Yazarın iddiasına göre ise Çin’in ABD’ye karşı bölgede yaptığı şeyi, 1920 ve 1930’larda Japonya’nın yaptığını (ancak olumlu yönleriyle birlikte değil) ve vassal devletler kurmayı hedeflediğini hatırlamak gerekiyor.
Bu bağlamda Newsham, ABD’nin bölgedeki herhangi birine yönelik son yıllardaki baskısının ya da ABD kaynaklı istikrarsızlığın somut bir örneğinden bahsedilemeyeceğini belirtiyor. Aksine, Çin’in bugün Pasifik’teki baskı ve istikrarsızlığın başlıca kaynağı olduğunu savunuyor.
Bu “rekabet” değil. Bu, bölgedeki birçok ülkenin demokratik, ekonomik ve sosyal kurumlarına karşı tek bir ülkenin saldırısıdır.
Grant Newsham
Konunun en somut örneği olarak Palau’daki ekonomiye yönelik Çin’in “turizm”i bir silah olarak kullanması gösteriliyor. Çin’in Palau’daki son PIF toplantısına müdahale girişimleri, ülkenin Cumhurbaşkanı Surangel Whipps Jr.’a ve yakın ailesine Taiwan’ın foruma katılımıyla ilgili Beijing’in emirlerine uymazlarsa yönelik kişisel tehditlerle de uzandığı aktarılıyor.

Baskının Ekonomik ve Toplumsal Yüzü
Newsham, bölgedeki istikrarsızlığın ve toplumsal yıkımın başka büyük bir kaynağı olarak Çin’in organize suçunu ve yolsuzluğunu işaretliyor. Bu faaliyetlerin Çin Komünist Partisi’nin nüfuz kazanma yönteminin ayrılmaz parçası olduğu iddia ediliyor; buna bölgeye uyuşturucu akını da dahil. Solomon Adaları Başbakanı Matthew Wale’in son dönemde “elit ele geçirilmesi” (elite capture) olarak tanımladığı durum da bu çerçevede yer alıyor.
Federated States of Micronesia (FSM)’deki Çin baskısı ve subasılma girişimlerini detaylandıran eski FSM Başkanı David Panuelo’nun kamuoyuna açıkladığı mektuplar, yazarın gözünde PRC’ye ve bu ülkenin bir ulusun mutabık hükümetini ve egemenliğini domine etmek, parçalamak ve yok etmek için gösterdiği çabalara yönelik maddeler halinde bir suçlama niteliği taşıyor.
Bu saldırıların Pasifik’te toplum, ekonomi ve siyaset alanlarında yaygın ve açıkça görülebildiğine işaret eden Newsham, Çin’in medya organlarını subastılma girişimlerinin de 2026 tarihli bir Deniz Analizi Merkezi (CNA) raporu tarafından iyi belgelenmiş olduğunu söylüyor.

“Otonomi” İddiasının Eleştirisi
Bölge ülkelerinin “otonomisini” kaybettiği ve dış askeri faaliyetleri sınırlayamadıkları için büyük güç rekabetinde piyon haline geldikleri yönündeki şikayetler de ele alınıyor. Newsham, Çin’in bölgedeki genişleyen askeri faaliyetlerinin çoğunlukla dile getirilmediğini; bunun yanı sıra ABD’nin ve “Batı”nın ulusal egemenliği domine ettiğini iddia edilmesinin örtük bir suçlama içerdiğini vurguluyor.
Yazar, 1980’lerde Orta Amerika’daki Marksistler ve Avrupalı solcuların da bu argümanın bir varyantını kullandığını hatırlatıyor. Ancak Pasifik ülkelerinin askeri kapasiteye ihtiyacı olduğunu savunuyor; çünkü balık stokları yağmalanabilir, uluslararası organize suç örgütleri adalarına uyuşturucu aktarma noktaları kurabilir.
Bu “rekabet” değil. Bu, bölgedeki birçok ülkenin demokratik, ekonomik ve sosyal kurumlarına karşı tek bir ülkenin saldırısıdır.
Grant Newsham
Newsham’a göre Pasifik halkları ve liderleri, kendi kapasitelerini kurmadan istedikleriyle ilgilenmek isteyen tarafları seçme konusunda zaten yeterli yeteneklere sahip. Republic of Marshall Islands, FSM, Palau ve ABD arasındaki Serbest Anlaşma (COFA) anlaşmalarını okuyanlar, bu ülkelerin ABD askeri faaliyetlerinin yerel düzeyde şekillendirme ya da reddetme hakkına da sahip olduğunu görür.
Aynı durum, Avustralya’nın faaliyet gösterdiği ancak resmi bir anlaşmanın bulunmadığı ülkeler için de geçerli. Yazar, ABD’yi (ve Avustralya’yı ile Yeni Zelanya’yı) Çin’den ayırmanın önemine dikkat çekiyor; çünkü ilk grup hukuka, insan haklarına ve bireysel özgürlüğe genel bir saygı duyan mutabık kalmaya dayalı demokratilerken, Çin “totaliter, genişletici ve ateist” bir rejim olarak tanımlanıyor.
“Barış Okyanusu” Kimi Korumaz
Newsham, “Barış Okyanusu”nun güzel bir fikir gibi göründüğünü; ancak Japonların ABD’ye Japonya’yı tehdit eden herkesi yok etmesini beklerken kendilerini “barışçı” ilan ettikleri dönemin ahlaki gösterişine benzer şekilde işlediğini öne sürüyor. Aynı söylemin, Beijing’in agresyonuna karşı alınabilecek önlemleri engelleyen daha Çin’e yakın tarafların çalışmaları gerçekte ilerlerken, çeşitli düşünce kuruluşu çalışmalarına ve seminerlere yönelik dış bağışçıların cebinden para sıkma imkânı sağladığı da iddia ediliyor.
Bölge ülkeleri kendi başlarına ya da dostlarıyla savunulacaklarını belirlemeli; kimin dost olacağına kendileri karar verebilir. Newsham, son dönemde “Barış Okyanusu”nun kalbine Çin’in bir füze testi atması ve geçen yıl Avustralya ile Yeni Zelanya’nın etrafında Çin Halkı Kurtarma Ordusunun (PLA) filosunun kas gücünü göstermesiyle bu iddaları somutlaştıran gelişmelere işaret ediyor.
“Barış Okyanusu” kimseyi uyuşturmadan, organize suçtan ve yasa dışı balıkçılıktan korumayacak; aynı zamanda yakında gelecek olan tehditlerden de korumayacak. Pasifik ülkeleri kendilerini savunmak zorunda kalacaklar.
Bu analiz, The Sunday Guardian’da ilk kez yayımlanmış olup yazarın izniyle yeniden yayınlanmaktadır.