Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkiye’nin hakimiyeti altında bulunan bölgelerdeki etkisini yeniden tesis etme stratejisi, bazı açılardan başarıyla sonuçlanmış olsa da, beraberinde yeni sorunları da getirebilir. Örneğin, Libya’nın Tripolonya bölgesinde Roma’nın yerini alarak Sicilya Kanalı’nın kontrolüne ortak olan Türkiye, aynı zamanda Somali’de de nüfuzunu artırmış durumda. Balkanlar’ın “yeşil omurgası” olarak bilinen, çoğunlukla Müslüman bir nüfusa sahip bölgede de Türk etkisini güçlendiriyor.

Ancak bu başarılar, Türkiye’nin İtalya’nınkinden çok daha düşük bir Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya (GSYİ) sahip olmasıyla dikkat çekici karşıtlıklar yaratıyor. Bu durum ya Türklerin olağanüstü yeteneklere sahip olduğunu ya da İtalyan politikasının kaynakları israf ettiğini düşündürüyor.

Suudi Arabistan ve Pakistan ile yakın zamanda imzalanan stratejik anlaşma, Türkiye için tamamen yeni fırsatlar sunuyor. Bu diplomatik adım, askeri alanda İslam dünyasının tek tanınmış nükleer gücü olan Pakistan’ı, NATO’nun ikinci büyük kara ordusuna sahip Türkiye ile birleştiriyor. Ayrıca, gelişmiş bir savunma sanayisine sahip olan Türkiye, “insanlı drone savaşı” konseptini neredeyse tek başına geliştirmiştir.

Suudi Arabistan gibi ekonomik açıdan güçlü bir ortakla birlikte hareket eden Türkiye, en pahalı askeri yenilikleri finanse edebilecek veya uzun süreli çatışmaları destekleyebilecek kaynaklara sahip. Ancak bu durum, İsrail için ciddi riskler oluşturabilir. Erdoğan’ın uzun zamandır Filistin davasının savunucusu olduğunu ilan etmesi ve İsrailli Başbakan Benjamin Netanyahu’ya karşı uluslararası hukuki adımlar atması, bölgedeki gerginliği daha da artırıyor.

Bu diplomatik hamle aynı zamanda “Arap Rönesansı” olarak bilinen süreci de etkileyebilir. Bu süreç, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki birçok ülkede başlayan ve tüm Arap dünyasının tek bir bayrak altında yeniden birleşmesi idealini taşıyan hareketlere gönderme yapıyor. Lawrence’ın “Yedi Dikili Taş” adlı eserinde öngördüğü gibi, bu hareketler Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra ortaya çıkmaya başlamıştı.

Bu nedenle, Arap Ligi’ni kontrol eden ve dünya nüfusunun yaklaşık yarısını oluşturan Sünni Arap nüfusuna sahip olan Mısır’ın, bu anlaşmanın dışında kalması şaşırtıcı değildir. Mısır, belki de kendi projelerini geliştiriyor olabilir ve bunlar Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki ilişkilere ters düşebilir.

İran ise bu duruma derhal ve olumsuz bir tepki göstermiştir. İran, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’nin Amerika Birleşik Devletleri ile çok yakın olduğunu düşünerek onlara güvenmiyor. Şii olmasına rağmen, uzun süredir devam eden ABD ve İsrail ile olan gerginliği sırasında, bölgedeki birçok küçük ülkeyle etkisini artırmıştır. Ayrıca, İran, Müslüman Kardeşler hareketinin yanı sıra bu hareketten türeyen çeşitli grupların üzerinde de bir etkiye sahiptir.

Bu koşullar altında, Sünni dünyanın iki rakip bloğa ayrılması riski bulunmaktadır: Birini, Osmanlı İmparatorluğu’nun ihtişamını yeniden tesis etme hayalini taşıyan Türkiye liderliğinde bir blok oluştururken, diğerini ise Mısır veya Müslüman Kardeşler gibi farklı aktörlerin yönlendirdiği ve Arap Rönesansı idealini benimseyen bir başka bloğun oluşturması bekleniyor.

Her ne olursa olsun, bu durum İsrail için olumsuz sonuçlar doğurabilir. Stratejik çevresi genişlemiş olan İsrail’in savunması giderek zorlaşmaktadır. Üç orta ölçekli ve düşmanca gücün, bölgeye dayatmaya çalıştığı vizyona meydan okumak için ilk fırsatı yakalamaya hazır olduğu bir durumla karşı karşıya kalmıştır.

Giuseppe Cucchi
, emekli bir general ve İtalyan Başbakanları Romano Prodi ve Massimo D’Alema’nın askeri danışmanıdır.

Bu
makale
, Appia Institute tarafından yayınlanmış ve izinle yeniden yayımlanmıştır. Orijinaline
buradan
ulaşabilirsiniz.

Google Haberler & Keşfet
Google’da Takip Edin
Son dakika haberlerini ve analizleri Keşfet akışınızda anında görün

Takip Et