Irak’ın eski diktatörü Saddam Hüseyin, 1979’da iktidara geldiğinden bu yana ülkesinin hem iç hem de dış imajını kontrol altına alırken, sinema ve medya alanında da benzer bir hegemonya kurmaya çalıştı. James Bond filmlerini yönetmiş usta Terence Young’u film kurgusunda kullanması, 1983’te İngiliz sömürgecilik karşıtı 1920 Irak ayaklanmasını anlatan “Vatan Savaşı” adlı epik yapımı finanse etmesi, Saddam’ın medya imparatorluğunun en çarpıcı örnekleri arasında yer aldı. Bu yaklaşım, 2003’te ABD önderliğindeki işgale dayalı rejim değişikliğinin ardından tamamen değişti; Irak’ın medya haritası kısa sürede kökten dönüştü.

Sinemanın Siyasi Aynası

Saddam Hüseyin’in iktidara geldiği 1979’dan itibaren kendisine biçilen en sıra dışı unvanlardan biri film yapımcısıydı. Cumhurbaşkanı olduktan sonra kuzeni, 1959’da Irak’ın o dönemki başbakanı Abdul-Karim Kasım’ı suikastla öldürmeye yönelik başarısız girişimdeki Saddam’ın rolünü işleyen “Uzun Günler” adlı filmde onu canlandırdı. Film, yeni diktatörü bir kahraman olarak sunuyordu. Filmin ilk dakikalarında genç Saddam, bacağında bir mermiyi ateşle sterilize edilmiş bir tıraş bıçağıyla sakin bir şekilde çıkartıyordu.

Bu hikayeyi 2000 yılında Saddam’ın biyografisini yazan gazeteci Said Aburish, ciddi oranda abartı olarak nitelendirdi. Aburish, Saddam’ın doktorunu da referans göstererek, kendisine yalnızca yüzeysel yaralanmalar için tedavi uygulandığını aktardı. Aynı kitapta, o dönemde Irak Bilgi Bakanlığı’na danışmanlık yapan Aburish, Saddam’ın Terence Young’u kurgu yönetmeni olarak seçmesi için onu nasıl geçtiğini hatırlattı. Young, daha önce James Bond filmleri olan “Dr. No” ve “Rusya‘dan Sevgiler”i yönetmişti.

1983’te ise “Vatan Savaşı” adlı gösteriye dönük epik yapım ortaya çıktı. Saddam, İngiliz sömürgecilik karşıtı 1920 Irak ayaklanmasını anlatan bu lüks üretime finansman sağladı. Projenin amacı, Saddam’ın Baas Partisi’ni İngilizlere karşı savaşan devrimcilerle ilişkilendirmekti. Bu blok bütçeli yapım, İngiliz istihbarat görevlisini canlandıran Oliver Reed’i de çekmişti. Reed, o kadar rahatsız edici bir figür olmuştu ki Iraklı yetkililer onu ülkeden çıkarmak istedi. Bağdat’taki bir restoranda, şarap şişesine idrar yapması ve garsona bunu başka bir masaya götürmesini “hoşgeldiniz” diyerek söylemesiyle bir kavga çıkardı.

“Tigris’teki Bollywood” Vizyonu

Yapımın ortak yapımcısı Lateif Jorephani, Saddam’ın bu hevesini “Tigris’teki Bollywood” olarak tanımladı. Plan, devlet destekli bir film endüstrisinin uluslararası izleyiciler için en az altı vatansever blok bütçeli film yapmasıydı. Saddam’ın yerel izleyicilere yönelik medya kontrolü de benzer şekilde güçlüydü. 2003’te ABD önderliğindeki işgale başlatılmasının hemen ardından devrilene kadar Irak’ta yalnızca beş gazeteyi, dört radyo istasyonunu ve üç televizyon kanalını barındırıyordu. Bu kanalların hepsi devlete bağlıydı.

Saddam’ın düşmesinin ardından Irak’ın medya haritası dramatik biçimde değişti. Sadece bir yıl içinde yaklaşık 80 radyo istasyonu ve 20 televizyon kanalı yayına geçti. 200’den fazla gazetecilik dergisi de sahneye çıktı. Bu yayınlardan yarısından azı bir yılını tamamlayabildi, ancak devlet tekeli geri gelmedi. Irak bugün Arapça, Kürtçe, Türkmençe ve Süryanice konuşulan 100’den fazla televizyon kanalı yayını yapıyor.

Büyük siyasi partiler, kutsal meclisler gibi dini kurumlar ve Irak’ın çeşitli silahlı grupları da kendi medya operasyonlarını geliştirdi. Bu durum, Irak’taki gücün daha geniş biçimde dağılımının bir yansıması olarak görülebiliyor.

Medyanın Dağılması ve Özgürlük Sorunu

Medyanın çoğalması otomatik olarak daha fazla doğruyu ya da daha büyük basın özgürlüğünü getirmiyor. Irak, basın özgürlüğü açısından dünyada 180 ülke arasında 162. sırada yer alıyor ve bu sıralamada Sudan ile Türkiye arasında sıkışmış durumda. Gerçek değişim, medya gücünün dağılmasıdır; bu güç artık birbirleriyle rekabet eden çok sayıda merkez arasında yayılmıştır.

Ülke genelinde on İran’la hizalı silahlı grup yaklaşık 50 bin savaşçıya sahip. Bağdat, bu grupları devlet kontrolü altına almaya çalışırken zorlanıyor. Sadece Irak topraklarında, benzer gruplara yönelik saldırılar da sürüyor. Bazı silahlı grupların da televizyon kanalları bulunuyor. Örneğin, Asa’ib Ahl al-Haq adlı büyük İran’la hizalı silahlı grup tarafından kontrol edilen Al-Ahad TV bu gruplardan biri.

Saddam bir zamanlar Irak’ın hem kendisine hem de imajına demir bir kavrama sahipti — Oliver Reed’in kontrol dışında kalması hariç. Medya tekeli artık yok. Yerine rekabet eden seslerin olağanüstü bir yelpazesi geldi. Bunlar arasında kendi medya organlarına sahip siyasi partiler, dini kurumlar ve silahlı gruplar, ayrıca özgür bir alan arayan gazeteciler ve bağımsız yayınlar yer alıyor. Ancak bu medya bolluğu, medya özgürlüğüne eşdeğer değildir.

Kutsal Ziyaretin Medya Aynası

Bu medya dönüşümünü somutlaştıran bir örnek, geçen Ağustos ayında Arbaeen kutsal ziyaretine katılan bir uluslararası grubun üyesi olarak yaşanan deneyimdir. Şia Müslümanlarının, peygamber Muhammed’in torunu Hüseyin ibn Ali’yi anma törenini kutladığı Arbaeen, her yıl 20 milyondan fazla kişi katılımıyla dünyanın en büyük barışçıl yıllık toplantısı olarak kabul ediliyor. Ziyarette, önemli Şia dini kurumlarının kapsamlı medya operasyonlarıyla yüz yüze geldik. Bazı kurumların arkasındaki sahnelere bile davet edildik. Karbala şehrindeki Al-Abbas Kutsal Meclisi’nin medya departmanında, ücretsiz filmlerden belgesellere, sohbet programlarına ve dini yayınlara kadar geniş bir dijital arşiv gösterildi.

Bu durum, Malik’in çocukluk dönemindeki deneyiminin güçlü bir zıtlığıdır. Eski sistemde çok az seçenek vardı; yeni sistem ise neredeyse komik bir bolluk içinde işliyor. Irak’ın medya dünyasında artık tek bir ses değil, birbirleriyle yarışan çok sesin hakim olduğu bir gerçeklik var — ancak bu çok seslilik, özgürlük anlamına gelmiyor.

Bu makale, Creative Commons lisansı altında The Conversation’dan yeniden yayınlanmıştır. Orijinal makale için ilgili kaynağa başvurulabilir.

İlginizi Çekebilir: ABD, Nadir Toprak Hakimiyetini Çin’e Körükörüne Devretti →
Kaynak: Asiatimes ↗