Zâriyât Sûresi 47. Âyet-i Kerîme’nin modern astrofizik, kırmızıya kayma (redshift) spektroskopisi ve genişleyen dinamik uzay modeli ile 14 asır önceden kurduğu sarsılmaz mutabakat.

İnsanlık tarihinin 20. yüzyılın başlarına kadar uzanan binlerce yıllık kozmoloji serüveninde; Aristo’dan Batlamyus’a, Newton’dan 1917 yılında genel görelilik kuramına yapay bir kozmolojik sabit ekleyen Albert Einstein’a kadar bütün dünya bilim çevreleri evreni “statik, sabit, ezelden beri değişmeyen ve genişlemeyen durgun bir yapı” olarak kabul etmekteydi.
Böylesine köklü ve sarsılmaz sanılan evrensel bir durağanlık dogmasının tüm insanlığa hâkim olduğu 7. yüzyıl çöl ikliminde; okuma-yazma bilmeyen (ümmî) bir insan olan Peygamber Efendimiz Hazret-i Muhammed (sallâllâhu aleyhi ve sellem):
1. Göğün durağan ve donuk bir kubbe olmadığını, aksine anbean “genişletilmekte olduğunu” (ve innâ le-mûsi’ûn),
2. Âyette göğün yaratılışı için geçmiş zaman kipi (beneynâhâ – inşa ettik) kullanılırken, genişleme için süreklilik ve şimdiki/gelecek zaman bildiren isim cümlesi kalıbı (mûsi’ûn – genişleticileriz/genişletmekteyiz) seçildiğini,
3. Ve astrofiziğin bu gerçeği ancak 1929 yılında Edwin Hubble’ın Mount Wilson Gözlemevi’ndeki spektroskopik kırmızıya kayma ölçümleriyle keşfedeceğini kendi beşeri zihninden ve devrinin imkânlarından nasıl bilebilir?
İhtimal hesaplarına göre çağının tüm felsefi ve ilmi birikimine tamamen zıt olan böyle bir kozmik gerçeğin tesadüfen söylenmiş olma ihtimali matematiksel olarak sıfırdır. Bu durum; fezaları ve gökleri sonsuz kudretiyle açıp genişleten el-Vâsi’ ve el-Bâsit (الواسع / الباسط), her şeyi hayret verici bir nizamla inşa eden el-Bâri’ (البارئ), sınırsız kudret sahibi el-Kâdir ve el-Muktedir (القادر / المقتدر) ve 1400 yıl önceden bu ilmi vahyeden el-Alîm ve el-Habîr (العليم / الخبير) olan Yüce Allah’ın (Celle Celâlühû) kâinatı inşa eden Kudreti ile Kur’ân-ı Kerîm’i indiren Zât’ının aynı Yaratıcı olduğunu akıl ve vicdan sahiplerine şüpheye yer bırakmayacak bir berraklıkla ispatlar.
20. yüzyılın başlarına kadar Batı felsefesi ve bilimi, evrenin sonsuzdan gelip sonsuza giden, sınırları ve hacmi sabit durağan bir maddeler yığını olduğunu savunuyordu. Hatta modern fiziğin kurucusu Albert Einstein dahi 1915 yılında formüle ettiği Genel Görelilik denklemleri evrenin ya genişlemesi ya da içine çökmesi gerektiğini gösterdiğinde; dönemin durağan evren ön kabulüne ters düşmemek adına formüllerine yapay bir “Kozmolojik Sabit” eklemişti (Einstein daha sonra bu hareketini “hayatımın en büyük hatası” olarak niteleyecektir).
1927 yılında Belçikalı astrofizikçi ve kozmolog Georges Lemaître, Einstein’ın denklemlerini çözerek evrenin bir başlangıcı olduğunu ve sürekli genişlediğini kuramsal olarak ispatladı. Hemen ardından 1929 yılında Amerikalı gökbilimci Edwin Hubble, Kaliforniya’daki Mount Wilson Gözlemevi’nde yer alan 100 inçlik devasa Hooker teleskobu ile uzak galaksileri incelerken çığır açan bir keşifte bulundu: Galaksilerden gelen ışık tayfları tayfın kırmızı ucuna doğru kayıyordu (Redshift / Kırmızıya Kayma).
Doppler etkisine göre bizden uzaklaşan ışık kaynaklarının dalga boyu uzar ve tayfta kırmızıya kayar. Hubble, galaksilerin sadece bizden değil, birbirlerinden de her yöne doğru orantılı bir hızla uzaklaştığını matematiksel olarak kanıtladı (v = H0 * d). Bu keşif, evrenin tıpkı şişirilen bir balonun üzerindeki noktalar gibi uzay-zaman kumaşının bizzat kendisinin gerilerek sürekli genişlediğini bütün dünyaya ilan etti.
Zâriyât Sûresi 47. âyetin Arapça dil yapısı, modern kozmolojinin en hassas ayrımını mucizevi bir belağatle ortaya koyar:
Âyette göğün yaratılışı anlatılırken geçmiş zaman fiili “beneynâhâ” (inşa ettik) kullanılmış; genişleme kısmında ise fiil yerine ism-i fâil kalıbında “mûsi’ûn” (genişleticileriz / genişletmekteyiz) seçilmiştir. Arap gramerinde fiil cümleleri belirli bir zamanla sınırlı eylemleri, isim cümleleri ise kesintisiz devam eden sürekliliği ve daimi hali ifade eder. Yani genişleme tek seferlik bitmiş bir hadise değil, anbean süregiden kozmik bir süreçtir.
Arapçada v-s-a (وسع) kökü; genişletmek, ferahlatmak, sınırlarını ve boyutlarını büyütmek anlamına gelir. Âyetin başındaki “ve innâ” (şüphesiz Biz) tekit edatı ve “le-mûsi’ûn” ifadesindeki ‘lâm’ harfi (lâm-ı muzahlaka), bu genişlemenin kesin ve karşı konulamaz bir ilahi kanun olduğunu çift katmanlı bir vurguyla teyit eder.
Âyet “maddeleri uzay içinde dağıttık” demez; bizzat “es-Semâ” (gök / uzay-zaman mekânının kendisini) genişlettiğini ifade eder. Nitekim modern astrofizik kanıtlamıştır ki; genişleyen şey galaksilerin boş uzaydaki hareketi değil, galaksileri taşıyan uzay dokusunun bizzat kendisinin genişlemesidir.
Zâriyât 47 âyetindeki lafızlar ile modern gözlemsel kozmoloji verilerinin sayısal ve fiziksel tablosu:
Evrenin her 1 megaparsek (3.26 milyon ışık yılı) mesafede saniyedeki genişleme hızı (H0 ≈ 70 km/s/Mpc).
Büyük Patlama’dan (Big Bang) bu yana uzayın durmaksızın genişlediği toplam süre.
Işık hızını aşan metrik uzay genişlemesi sebebiyle evrenin ulaştığı gözlenebilir güncel çapı.
“Âyetteki ‘ve innâ le-mûsi’ûn’ ifadesi; Cenâb-ı Hakk’ın gökleri muazzam bir genişlikte inşa ettiğini ve O’nun sonsuz kudretinin dilediği an göğü daha da genişletmeye, sınırlarını ve boyutlarını artırmaya muktedir olduğunu bildirir. Allah’ın mülkünde darlık yoktur; O dilediğini sürekli olarak tevsi eder (genişletir).”
“‘Ve innâ le-mûsi’ûn’; muhakkak ki Biz çok genişleticiyiz, kudretimiz öyle geniştir ki göğü bina etmekle kalmamış, onu nihayetsiz fezalarla donatmışızdır. Gökleri hem vüs’atli kılmış hem de kudret ve azametiyle onu genişletmektedir. Bu tabirde ilahi kudretin hudutsuzluğuna ve semanın devasa boyutlarına açık bir tenbih vardır.”