İklim değişikliğinin yol açtığı milyarlarca dolarlık zararın, vergi mükellefleri mi yoksa fosil yakıt şirketleri mi ödeyeceği sorusu, ABD Yüksek Mahkemesi’nin 5 Ekim 2026’da görüşeceği Suncor Energy v. Boulder County Komisyonları davasında karara bağlanacak. Colorado eyaletinde açılan davalarda, şehirler, ilçeler ve yerli topluluklar fosil yakıt şirketlerinden afet sonrası toparlanma, yeniden inşâ ve insanların ile malların iklim kaynaklı zararlardan korunmasına yönelik harcamaların geri alınmasını istiyor. Şirketler ise bu taleplerin federal kanunlar ve ABD Anayası tarafından engellendiğini öne sürüyor.
Davanın çıkış noktasında sahtekârlık iddiası yer alıyor: Şirketlerin iklim değişikliğine katkı yaptığını bildiği halde, fosil yakıt yanmasının klimayı ısıttığına dair gerçeği halka aktarmadığı iddia ediliyor. Exxon ve diğer fosil yakıt şirketlerinin bilim insanlarının küresel sıcaklık artışlarını isabetli biçimde öngördüğü ve fosil yakıtların keskin şekilde azaltılmasının ağır ısınmayı önlemenin tek yolu olduğu konusunda uyardığı uzun süredir biliniyor. Ancak şirketler halkı uyarmak yerine iklim inkârı yapan oluşumları finanse edip, fosil yakıt kullanımıdan vazgeçişin geciktirilmesini hedefleyen sahte anlatıları öne çıkardı.
Davanın temeli: Suncor ve Boulder County
Boulder County, 2018 yılında Colorado eyalet mahkemesinde Suncor ve Exxon’a karşı, geçmiş ve gelecekteki zararların şirketlerin fosil yakıt işletmeciliğine atfedilmesiyle tazminat talebinde bulundu. İlçe, orman yangınları ve sel gibi iklim kaynaklı afetlerden topluluğu korumaya milyonlarca dolar harcadığını ve gelecekte buna daha fazlasını harcayacağını belirtiyor. Şirketler ise özellikle Temiz Hava Yasası’nın (Clean Air Act), devletlerin kendi kanunlarına göre sorumluluk taşımalarını engellediğini öne sürdü.
2025 yılında Colorado Yüksek Mahkemesi, şirketlerin bu itirazını reddederek davanın federal emisyonları düzenlemeye yönelik izin verilmey bir girişim değil, halkı yanıltmaya ve yerel maliyetlere ilişkin geçerli bir hukuki mücadele olduğunu belirtti ve davayı duruşma için alt mahkemeye geri gönderdi.
Federal kanunların eyalet kanunlarını geçersiz kılması gerektiği varsayılmaz; ancak bu, Kongre’nin o kanunları çıkarırken açık ve kesikli niyeti ise farklıdır.
Amerikan Yüksek Mahkemesi, 1947
Federal kanunun eyalet kanunlarını geçersiz kılması (preemption) ilkesi
Bu davada belirleyici olacak konulardan biri, federal kanunların eyalet kanunlarını ne ölçüde geçersiz kıldığı. 1947 yılında Amerikan Yüksek Mahkemesi, federal kanunların eyalet kanunlarını geçersiz kılması gerektiği varsayılmaması gerektiğini, ancak Kongre’nin açık ve kesikli niyeti durumunda bunun farklı olduğunu belirtmişti. Ancak 1992 tarihli bir kararda mahkeme, “federal kanuna müdahale eden veya ona aykırı olan herhangi bir eyalet kanunu… vazgeçmelidir” ifadesiyle federal üstünlük ilkesini vurguladı.
Federal üstünlüğün temelde iki türü var: açık (express) ve örtük (implied). Açık federal üstünlüğün örneğin olarak, Yüksek Mahkemesi’nin Haziran 2026’daki Monsanto v. Durnell davasındaki kararı verilebilir. Bu kararda mahkeme, Böcekbiliciler, Mantarbiliciler ve Farebiliciler Yasası’nın (Federal Insecticide, Fungicide, and Rodenticide Act), potansiyel olarak zararlı pestisitlere ilişkin uyarıların verilmesini gerektiren eyalet kanununu açık biçimde geçersiz kıldığını belirtti. Söz konusu eyalet kanununa göre bir jüri, kimya devi Monsanto’yu, Roundup ticari adıyla satılan glyphosate isimli pestisite maruz kalarak zarar gören bir kişiye 1 milyondan fazla dolar tazminat ödemeye zorlamıştı.

Federal üstünlük iddialarının değerlendirilmesi
Mevcut hukuk durumuna göre şirketlerin önünde tırmanması gereken oldukça dik bir yol var. Birincisi, Temiz Hava Yasası’nın 1970 yılından beri hava kirliliğine yönelik ek çareler sunan eyalet kanunlarının federal düzeyde geçerli olmadığını açık biçimde belirttiği bir hüküm içerdiği. Mahkeme, 2011 yılında bu hükmün eyaletlerin ve şehirlerin iklim değişikliği etkilerine ilişkin tazminat taleplerine olanak tanıdığını kabul etmişti.
İkincisi, eyalet kanunu ile Temiz Hava Yasası arasında bir çışış yok: Bir şirket hem federal hem de eyalet düzeyindeki düzenlemelere uyabilir. Federal kanun, otomobiller ve enerji santralleri gibi kaynaklardan gelen hava kirliliğini düzenler; ancak Boulder’ın davasının temelini oluşturan tüketici sahtekârlığını düzenlemez.

Eyaletler, daha sıkı kirletici kontrol standartları belirleme yetkisine sahiptir.
Temiz Hava Yasası
Üçüncüsü, Temiz Hava Yasası hava kirliliği düzenlemesinin tamamını kapsamaz. Federal kanunların eyalet kanunlarını geçersiz kılmadığına ilişkin hükmün yanı sıra, yasa eyaletlerin daha sıkı kirletici kontrol standartları belirleme yetkisine sahip olduğunu da ilan ediyor.
Dördüncüsü, Kongre Temiz Hava Yasası’nı yazıp çıkarırken özellikle yeni motorlu araçlardan gelen emisyonlara ilişkin eyalet düzenlemelerini geçersiz kılmayı seçti. Ancak enerji santralleri ve rafineriler gibi endüstriyel kaynakları düzenlemeye engel olmadı. Bazı eyalet düzenlemelerini engelleme, ancak hepsini değil bu seçim; federal kanunun eyalet kanununu tamamen ortadan kaldırma niyetinde olmadığına dair güçlü bir delil.
Anayasal iddialar
Şirketler, Kongre’nin açıkça yetki vermediği sürece eyaletlerin devlet içi ve uluslararası kirlilik kaynaklarıyla uğraşma yetkisinin olmadığını öne sürdü. Ancak bu iddia, federal gücün açık biçimde Kongre’ye devredilmediği konuların eyaletlere ait olduğunu tesis eden ABD Anayası’nın 10. Ekibi ile karşılaşıyor; çift egemenlik (dual sovereignty) kavramını öne sürüyor.

Anayasanın, eyaletlerin vatandaşlarını şirket hukuksuzluklarından koruma konusunda yerleşik yetkisi olduğu ve bu gücü kullanmak için Kongre’nin iznine ihtiyaçları olmadığı açık. Şirketler ayrıca bu davalaların federal hükümetin yabancı işlerle ilgili özel (exclusive) yetkisini ihlal ettiğini de savunuyor.
Amerikan Yüksek Mahkemesi, yabancı ilişkiler üstünlüğünün bu türünü çok az sayıda davada değerlendirdi ve yalnızca bir eyalet kanununun belirli bir dış politika ile çışıştığı durumlarda tanıdı. Örneğin 2000 yılında mahkeme, Massachusetts’in devlet kurumlarının Burma ülkesiyle ticaret yapmasını engelleyen bir kanunu geçersiz kıldı. Bu kanun çıkarıldıktan sonra Kongre, Burma ile ABD ticaretini düzenleyen bir federal kanun çıkardı ve mahkeme bunun eyalet kanununu geçersiz kıldığını belirtti.
Bu tür federal üstünlüğün hava kirliliğine genişletilmesi, dış politika üstünlüğü ilkesinin dramatik ve sınırsız bir biçimde genişletilmesi olur.
Hukuki analiz
Trump yönetimi federal üstünlük iddialarını zayıflatıyor
Başkan Donald Trump’ın ikinci dönemi için göreve başlamasından bu yana, Çevre Koruma İdaresi (EPA) önceki yönetimlerin benimsediği iklim değişikliği konusundaki pozisyonu değiştirdi. Genel olarak idarenin güncel pozisyonu, Temiz Hava Yasası’nın federal hükümete sera gazı emisyonlarını hiç düzenleme yetkisi vermediği yönünde.
Bu çeşitli kararlar hâlâ mahkemede bekleyen hukuki mücadelelerle karşılaşıyor. Ancak Trump yönetiminin pozisyonu, federal üstünlük iddiasını geçersiz kılacak: Bir federal kanun sera gazı emisyonlarını düzenleyemiyorsa ve düzenlemiyorsa, aynı şekilde bunu hedefleyen eyalet kanunlarını da geçersiz kılamaz.
Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin bu davayla ne yapacağı tahmin edilmesi zor, ancak iklim hesap verebilirliği ve şirket sorumluluğu açısından stake’ler (maruz kalınan risk) büyük. Suncor’a yönelik geniş kapsamlı bir karar, ülke çapında şehirler, ilçeler ve eyaletlerce açılan düzinelerce benzer iklim sahtekârlık davalasını etkili biçimde ortadan kaldırabilir. Bu da halkın, artan iklim değişikliği etkileriyle başa çıkmak için milyarlarca dolarlık yükün omuzlarına binmesine yol açar.





1 yorum
Fikrinizi bir kaynak, soru veya yapıcı karşı görüşle geliştirin.